12.11.2018 23:10 │Günc.: 18.10.2019 12:32

Türk milletinin milli marşıdır. Şair Mehmet Akif Ersoy tarafından sözleri yazılmış, müziği Zeki Ungör tarafından bestelenmiştir. Marş B.M.M.'nin 25 mart 1921 tarihli toplantısında İstiklal Marşı unvanıyla kabul edilmiştir. Marşı birçok besteci bestelemiş, fakat Zeki Ungör'ün bestesi resmen kabul edilmiştir.

Batı Cephesi’nde, düzenli ordunun kazandığı ilk başarı Birinci İnönü Zaferi’dir. Bu zaferin sevinci, ülkenin her yanında kutlanırken millİ duyguları uyandıracak bir bağımsızlık marşına ihtiyaç duyuldu. Bu marş, milletimizin bağımsızlığını ifade etmeli; halkı coşturmalıydı. Bu düşünceden hareketle İstiklal Marşı’nın yazılması için çalışmaların yapılması kararlaştırıldı.

Mustafa Kemal Atatürk, yeni Türk Devleti’nin milli marşının yazılması konusunu ele aldı. Milli Eğitim Bakanlığı, bir komisyon kurarak konuyla ilgili bir yarışma düzenledi. 1921 yılı başlarında açılan yarışmaya, yedi yüz yirmi dört eser katıldı. Yapılan değerlendirmenin sonunda zamanın Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey, milli marş için yazılan eserlerin hiçbirini yeterli bulmadı. İstiklal Marşı’nın güftesi için dönemin ünlü şairi, Mehmet Akif’e mektupla başvurdu. Ünlü şair, para ödülü konulduğu için yarışmaya katılmadığını bildirdi. Mehmet Akif Ersoy’a para ödülünü istediği yardım kuruluşuna bağışlayabileceği söylendi. Bunun üzerine şair Mehmet Akif, büyük bir duyarlılıkla milli marşımızı yazdı. Mehmet Akif, Kurtuluş Savaşı’nın heyecanını benliğinde duyarak şiirini Türk ordusuna armağan etti.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 12 Mart 1921 tarihindeki oturumunda, milli marşımızı kabul etti. İstiklal Marşı çok beğenildiğinden, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey tarafından meclis kürsüsünde üç defa okundu ve ayakta alkışlandı. İkinci İnönü Muharebesi’nden kısa bir süre önce kabul edilen milli marşımız değişik bestelerle okunuyordu. Bu karışıklığı gidermek için 1930 yılında Osman Zeki Üngör tarafından yeniden bestelendi.

Mehmet Akif Ersoy'un istiklal marşı ile ilgili bir anısı

“Bir gün, aralarında Hakkı Tarık Us’un da bulunduğu bir grup, Mehmet Akif’i ziyarete gelmişlerdi. Mehmet Akif, bitkin bir halde olduğu için yatağına uzanmıştı. Söz İstiklal Marşı’na gelince konuklardan biri: Acaba yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı? dedi. Bitkin bir halde yatan Mehmet Akif, birdenbire başını kaldırdı ve kesin bir cevap verdi: Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın!"

Şiirin bestelenmesi

Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katılmış, 1924 yılında Ankara'da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay'ın bestesini kabul etmiştir. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930'da değiştirilerek, dönemin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör'ün 1922'de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuş, toplamda dokuz dörtlük ve bir beşlikten oluşan marşın armonilemesini Edgar Manas, bando düzenlemesini de İhsan Servet Künçer yapmıştır.

Üngör'ün yakın dostu Cemal Reşit Rey'le yapılmış olan bir röportajda da kendisinin belirttiğine göre aslında başka bir güfte üzerine yapılmıştır ve İstiklal Marşı olması düşünülerek bestelenmemiştir. Söz ve melodide yer yer görülen uyum (Prozodi) eksikliğinin (örneğin "Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak" mısrası ezgili okunduğunda "şafaklarda" sözcüğü iki müzikal cümle arasında bölünmüştür) esas sebebi de budur. Protokol gereği, sadece ilk iki dörtlük beste eşliğinde İstiklal Marşı olarak söylenmektedir

İstiklal Marşı

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehrene ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül...Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

Garb'ın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
''Medeniyet!'' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri ''toprak!'' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli:
Değmesin ma'bedimin göğsüne na-mahrem eli;
Bu ezanlar -- ki şehadetleri dinin temeli
Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder varsa taşım;
Her cerihamda, İlahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım!
O zaman yükselerek Arş'a değer, belki, başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal.

Yorumların Devamı...

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Son Eklenenler